The Godfather etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Godfather etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3/29/2010

Aile Her Şeyden Üstündür

Bir film düşünün size bir yaşamı nasıl yaşamanız gerektiğini anlatsın tüm içtenliğiyle… Onurlu bir yaşamı, haysiyetli bir yaşamı, bu hayatta aileyi her zaman birinci planda tutmanız gerektiğini çünkü hayatta her şeyi bir yana bırakırsak ailenin, hayatın gerçekleri arasında olduğunu anlatan bir film düşünün… Bu filmde oynamak için oyuncular günlerce prova odalarının önünde sıra beklemiş ve hatta o kapı önlerinde uyumuş ve bu oyuncular bugünkü çok iyi dediğimiz oyunculardır… Bu filmin sadece prova çekimlerine dört yüz bin (400.000) dolar para harcanmış, sadece bu filmin belli bölümlerini çekebilmek için bir sokak altı ay boyunca kapatılmış ve bu sokak sakinleri artık rahat davranamadıkları için film şirketiyle mahkemelik olmuştur… Bu film çekileceği zaman inanılmaz zorluklar yaşanmış, hem yönetmen, hem oyuncular yapımcı firma tarafından kovulacakları korkusuyla filmi çekmişlerdir…


Sinema tarihinde bir fenomen olan, kendine ait bir felsefeyi barındıran, deminden beri kısa da olsa anlatabilmeye çalıştığım film The Godfather….

Kısa zaman önce bir dergide, sinema dergisinde okuduğum bir yazı beni gerçekten düşündürdü… Bu yazı ‘…1599 yılında yazılan Shakespeare ‘in Hamlet ‘i, Mozart ‘ın Requiem Mass In D ‘si (1791), Van Gogh ‘un Ayçiçekleri (1888) tablosuyla… , (The Godfather) Baba ‘yı izlemediyseniz, asla gerçek bir erkek veya kadın olmazsınız’ idi… Acaba diyorum çok mu abartıyorlar veya ben mi çok abartıyorum bu filmi hem kendi kendime düşünürken hem de çevreme anlatırken… Hayır, bu film hayatı anlatıyor, gerçeği anlatıyor… İnsanlar bazen güler manyak herif bu kadar takılmış bir filme diye ama asıl ben onlara gülerim… Baba ‘yı beğenenler veya beğenmeyenler çok çevremde, bunu kadınlar veya erkekler diye ayırmıyorum. Eğer bu filmi sevmiyorsanız , izlerken çok sıkılıyorsanız, bunu sakın sorun etmeyin çünkü bu durum sizin yaradılışınızdaki eksikliktir, elinizden hiçbir şey gelmez. The Godfather ‘ı anlayabilmek için öncelikle belli bir kapasiteye sahip olmak gerekir… Bu söylediklerime çok tepki göstereceklerdir, yok herkes izlemek zorunda mı, hayatta bu filmi izlemeden yaşanamaz mı falan filan ama Oscar Wilde ’ın bir sözünü hatırlatmak isterim ki ‘ insanların yüzde doksanı yaşamazlar, sadece vardırlar’ … Neyse ciddi olalım…


İlk karşılaştığımız Don, Don Vito Corleone (Marlon Brando)… İnanılmaz bir karaketer… Zorluk içinde sahip olmuş gücüne, parasına… Hayatta büyük sorunlar yaşamış ama hiçbir zaman ailesini veya canından bildiği arkadaşlarını satmamış, onlara yanış yapmamış bir karakter… Artık son demlerini yaşamaktaydı mevkiinde ve zaten savaş içinde olan beş büyük mafya ailesi cebren ve hile ile yerine geçecek büyük oğlunu öldürtmüştü… Ailenin ve işlerin başına geçmek küçük oğlu Michael ‘in (Al Pacino) üstüne kalmıştı… Aslında Vito bunu hiç istemezdi çünkü Michael ‘i her zaman avukat, doktor veya senatör olarak hayal etmişti ama bazen hayatın bizi sürüklediği yerde mecburen kalmak ve üzerimize düşen görevi yerine getirmek zorundayız… Michael da bu şekilde düşünüyordu, ailesini yalnız bırakamazdı, babası zaten suikasttan kurtulmasına rağmen bitkin ve hasta idi… Anlayacağınız tek çaresi Don unvanını almak ve ailesini bu mafya pisliğinden kurtarmak istiyordu ama o ne kadar geri çekilmek istese, ne kadar yasal işler yapmak istese de suç dünyasının düzenbaz, kural tanımaz insanları onu içeri çekiyorlardı, ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı ... Don Corleone ileriyi göre bir karakter, her zaman çocukları ve özellikle ailesi için savaşan bir baba ki bunu ‘ailesiyle zaman geçirmeyen bir erkek, asla gerçek bir erkek olamaz’ sözüyle ispatlamıştır, çok paralar kazanacak olmasına rağmen masum insanların zarar göreceğini bildiğinden uyuşturucu işine girmeyen bir liderdi… Michael ‘in da ondan eksik kalır yanı yoktu, gayet başarılı bir liderdi ama herkes hata yapardı hayatta o da kardeşini öldürterek, karısını aldatarak, insan öldürerek ve öldürterek büyük hatalar yapmış ve inanılmaz pişman olmuştu… Biliyordu ki bu hatalar hiçbir zaman affedilmezdi, bunların yüküyle yaşamak zorundaydı ve ne zaman ki aileyi temize çıkarıp yasal işlere girmek istese onu mafyanın içine bi şekilde çekmeleri onu çok rahatsız ediyordu… Bir gün anladı ki bu yoldan dönüş yok, hırpalanmış ruhuyla artık savaşamazdı da ve artık o da başkasına bıraktı tahtını… Oğlu istememişti onun işleriyle ilgilenmeyi çünkü iyi anıları yoktu bu ailenin suç dünyasındaki geçmişiyle… Michael tahtını Vincent ( Andie Garcia)’a bırakmaya karar verdi.. O ağabeyi, öldürülen Sonny (Santino) Corleone ( James Caan) ‘nın gayri meşru oğluydu ama Vincent ’a bakan hiç tereddütsüz Sonny ‘nin oğlu olduğunu söyleyebilirdi… Michael artık inzivaya çekilmişti ve Vincent biliyordu ki ‘aile her şeyden üstündür’.

Filmi genel olarak alıp pek sahnelere deyinmememe rağmen beni her zaman etkileyen bir sahneden kısaca bahsetmek isterim.. Sahne ikinci bölüm (The Godfather: Part II) ‘den… Vito’nun gençliğini anlatan sahnede Vito ( Robert De Niro – Genç Vito Corleone rolünde)’nun çalıştığı bakkal dükkanındaki işine son verilmek üzeredir bazı nedenlerden dolayı ve bunu patronu ona zorlukla söleyebilmektedir. Tabi Vito o zamanlar daha tanınmayan biri, bir Don ya da gangster olarak bilinmeyen herhangi bir kişi ama çok saygı duyulan bir gençtir… Patronu yaklaşır ve onun artık çalışamayacağını ama bunu söylerken ne kadar üzüldüğünü anlatır Vito ise sorun olmadığını kendisine hep iyi davrandığını ve hiçbir zaman iyiliklerini unutmayacağından bahseder… Neyse Vito eşyalarını toplayıp evine dönmeye hazırlanır, yola koyulur. Biraz uzaklaştığında bakkalın sahibi elinde büyük kasa ve içinde dolu meyve, sebzeyle Vito’ ya seslenir.. Bunları evine götürüp iş bulana kadar idare etmesini ister ama Vito bakkalın tüm ısrarına rağmen onu kabul etmez nezaketinden ve gururundan… Eve gider onu karısı karşılar ve Vito cebinden küçük bir armut çıkartır masanın üstüne koyar bunu gören karısı çok sevinir ve buna mutlu olur… İşte bahsettiğim hayat, fedakarlık, sevgi, saygı, aile bağı budur… Eğer o kasa dolusu yiyeceği görseydi ne yapardı kim bilir? … Az ile yetinme, aç gözlü olmama… Bu filmi sevmemin nedenleri var, her hafta takıp bu filmi izliyorsam şu dünyada bazı şeylere özlem duymam ve hasret kalmamdır…

Bu film sinema tarihine gerçekten altın harflerle yazılmış bir film… En iyi filmler arasında gayet tabi olmakla birlikte listede her daim birinci sırada bulunmakta… Ümidimdir ki herkes Baba filmini izlesin ve inanıyorum ki bu filmi izledikten sonra hayata karşı bir şey öğrenecek, hayata bakış açınız değişecektir… Sinema tarihinde çok az film bunu başarabilir… Baba filmine olan saygımı bu yazılarla anlatırken bu filmin mimarı, inanılmaz yönetmenliğiyle Francis Ford Coppola ’ya ve fevkalade bir eser olan The Godfather kitabı yazan ve bu kitabı senaryoya çeviren Mario Puzo’ ya da saygılarımı sunmayı bir borç bilirim….

Saygılarımla

Güneş ÖNER









11/05/2009

İSTANBUL


İSTANBUL
             İstanbul 2010 dünya kültür başkenti olacaktır fakat bu şehirde yaşayanların bence yüzde 70 ‘i bu şehrin tarihini ve hatta bu şehirde yaşamanın ne demek olduğunu dahi bilmiyorlar. Sadece ekmek kapısı olarak bakıyorlar. Bunun  nedenini eğitime bağlayacağım fakat fazla uzatmayacağım. Eğitim şart, eğitim olmadan medeniyet olmaz. Medeniyet olmayan yerde kültür-sanat gelişemez; sanatsal, kültürel, eğitsel ürünler ortaya çıkmaz. Bu  şehirde yaşayan halkın eğitimsizliği halkın kendi isteksizliği midir? Yoksa yönetenlerin suçu mudur? Bence bu uzun süre tartışılır. Neyse ciddi olalım konuyu fazla dağıtmadan İstanbul’un kuruluş ve oluşumundan bahsetmek istiyorum.
              MÖ.658 ki bu tarih ortalama olarak çoğu tarih kaynağında 650 der, fakat çok güvenilir kaynaklar bunu MÖ.658 olarak teyit eder. Kolonist Megaryalı Byzas buraya gelir ve burayı bir ticaret merkezi oluşturmak için çalışmalara başlar. Şehri kuran Byzas ’ ın adamları şehre Byzans ismini verirler. Buraya zamanla muhacırlar, çeşitli milliyet ve ırktan insanlar yerleşir. Mevkisi sebebiyle Byzans kısa sürede bir ticaret merkezi haline gelir.  . Doğu Roma’nın ( halk arasında Bizans İmparatorluğu olarak bilinir fakat bu yanlıştır, aslında Bizans küçük bir bölgenin ismidir ) başkenti olmuş ve ismi Constantinople olarak tarihte yer edinmiş, Osmanlı’da yine çok önemli bir şehir olmuş, ilk başlarda Constantinople daha sonraları İslambol ve son hali olan İstanbul ismini almıştır. Bu şehir pek çok kez el değiştirmiş ve birçok kuşatmadan sağ çıkmıştır. Anlatmak istediğim bu şehir kolay yaşanabilecek sıradan günlerin geçirileceği bir şehir değildir. Yürüdüğümüz yollara, baktığımız yerlere dikkat etmeliyiz, oralarda tarih vardır.
              Birçok kültürün tarihini birarada barındırır bu şehir. Bir tarafta kiliseler var iken diğer tarafta cami ve sinagoglar bulunabilir. Birçok ırka mensup insan bulunur, her telden çeşit çeşit insan portreleri mevcuttur bu şehirde. Eğitim seviyesi çok yüksek olan da, tabi ki eğitim seviyesi çok düşük insanlar da bulunur.
               Bu şehirde hakkıyla yaşamak için önce bu şehri sevmeliyiz, bir başka bakmalıyız şehre aşk ile sevgi ile. İşte o zaman bu şehir hak ettiği saygıyı görür. Elbette İstanbul bu kadar kısa bir yazıyla anlatılacak bir şehir değildir.Umarım diğer İstanbul yazılarımda bu şehri daha çok paylaşabilirim.



                     NERDE O ESKİ FİLMLER?
            Son dönem filmleri gerçekten çok canımı sıkmakta. Layıkıyla izlenebilir, DVD si  alınıp arşive konulacak film çok az gösterime girmekte veya piyasaya DVD si neredeyse hiç çıkmamaktadır. Eski filmleri düşünürsek örneğin The Godfather, On The Waterfront, Goodfellas, Citizen Cane, The Maltese Falcon, Taxi Driver, E. T.   biraz daha yakın tarihe gelirsek Saving Private Ryan, Fargo, The Lord of the Rings ve daha birçok hatta yüzlerce film örnek verilebilir. Ama son dönemde verebileceğim kaliteli film ismi çok azdır. Tabi ki vardır yok demiyorum ama eski filmler kadar tat vermiyorlar. Bunu teknolojiye bağlamıyorum, kesinlikle bunu insanların filmleri sanat yapmak değil de gerçekten bir rant sağlamak, para kazanmak için yapmasına bağlıyorum. Neredeyse çoğu film büyük reklam kampanyalarıyla şişiriliyor yani içinde büyük bir rant var ama film gösterime giriyor, izlemeye gidiyoruz, film ne oldu yalan oldu. Neyse ciddi olalım.
           Anlatmak istediğim konu bence filmler konusunda gerçekten bir birikim oluşturmak, kültür yapmak istiyorsak eski, 2000den önceki filmlere yönelmeliyiz. Film seçerken yönetmenine çok dikkat etmeliyiz. Filmi bütünüyle var eden bence yönetmendir. Oyuncular sadece bir resimdir, denileni yaparlar. Oyunculuk da ayrı bir meziyet, hüner gerektirir fakat bu ayrı bir konu. Dediğim gibi yönetmen çok önemlidir. Filmde isterse bütün dünyadan en iyi oyuncular getirilsin yönetmenin ufku açık olmadıkça belli bir kültür birikimine sahip olmadıkça o film hiçbir işe yaramaz.
           Ülkemizde çok iyi yönetmenler vardır ama benim en beğendiğim yönetmen  - kendisi aynı zamanda çok iyi bir kamera teknik bilgisine sahip dir- Nuri Bilge Ceylan’dır. Daha çok  örnek verilebilir ama birkaç tane de Avrupa ve ABD den yönetmen ismi vermek istiyorum. Bunlardan bir tanesi tabi ki büyük üstat Francis Ford Coppola dır; Baba I filmini yüzlerce kez izlememe rağmen filmin kalitesini, senaryosunu, oyunculuklarını hala ilk günkü  kadar şevkle  izlerim. Neyse ciddi olalım.  Coen kardeşlerin filmleri çok iyidir; Fargo, Big Lebowski iyi filmlerindendir. Mesela Avrupa dan Sergio Leone; efsane film The Good, The Bad, The Ugly filminin yönetmeni, Wim Wanders; Paris, Texas filminin her karesi hala aklımdadır.
           Daha o kadar çok yönetmen ve film var ki zamanı gelince hepsinden tek tek bahsedeceğim zaten. Anlatmak isteğim eski filmlerin tadını artık yeni filmler veremiyor bu durumu bu kadar çok film izleyip bu filmleri tahlil etmeme rağmen çözmüş değilim ama umarım bu durum değişir.

GÜNEŞ ÖNER

10/29/2009

BADABING

Paylaşmak güzel şey,mesela tek başına bir şişe viskinin pek keyfi olmaz bence. Alkol erkeğin çenesine vurmadıkça ne anlamı var sohbetsiz demlenmenin. İçerken sinirlenip söylenmek, esprilerin peş peşe gelmesi , testo(e)steron’un hakim olduğu renkli loş ışıklar altında 4 duvarla çeviri koca mekânda onların değimiyle “scotch on the rocks”’ı yudumlarken erkeği erkek yapan o duygulara hakim olamayarak sohbet arasında kadınlara atılan kaçamak bakışlar … ve o haleti ruhiye de bir şimşek çakar BADABING!!!
Kiminiz bilirsiniz “The Sopranos” harikasının ana merkezidir gerçek adıyla “Satin Dolls”. Kadraja yakışır gerçeklikte suç unsurları barındıran ama bir o kadar da çekici bir kulüptür. Kuzey Jersey’de bozuk düzeni temsil eden gerçek Sopranolar’ın uğrak mekânı olmasa da cebinizdeki dolarları almaya niyetlenen yarı çıplak dansçılar ve güveliği sağlaması gereken yarmaların pek tabi ki iş yeridir. “ The Sopranos” gibi başyapıt olan bir yapımdan böyle ilk buluşmada uzun uzadıya bahsetmek istemiyorum umarım diğer muhabbetlerimizde konusunu açacağız.
Goodfellas’da Ray Liotta’nın bizlerle başarıyla tanıttığı Henry Hill’in söylediği “Kendimi bildim bileli hep gangster olmak istemişimdir.” repliğini her duyduğumda mutlak bir tebessüm bırakır bende. The Godfather ve türevleriyle tanışmam milenyumun başlarına denk gelir. Türevleri diyorum çünkü The Godfather bu konuda tek ve piramidin en tepesindedir ve yalnızdır. Ancak tadının damağımda kalmasıyla yeniden fark edip yakın çevremdeki dostlarıma tavsiye etmem 2002 yılına denk gelir. Hemen devamında da The Sopranos hayatıma girdi ve bu etkenlerin hepsi hayatımın o dönemlerinde benim üzerimde önemli etkiler bıraktı. İtalyan Dili ve Edebiyatı okumamın en önemli sebeplerinden birisi budur özünde. Uzun lafın kısası hayatımda etkileri olan her müthiş kültür ürünü gibi görsel sanatların en önemlisi sinema sektörü de bana blog başlığını bu yönde seçmemize hem fikir olacak kadar etki etti. Ne mutlu ki MENDICTIONARY fikir ve sözcüklerin ahengiyle erkeklere dair büyüyecek..
Serdar ÖZNEL