12/31/2009

Daha önce Woody Allen veya Coen kardeşlerin filmlerinden bir kaçını izlediyseniz eğer, Vavien i genel anlamda anlatmama pek gerek yok doğrusu. Aynı onların tarzı gibi demiyorum, kopya çekmişler falan gibi bir şey de söylemiyorum tabi ki ama bazı sahnelerinde sanki onların filmini izliyormuş gibi oldum… Sıradan hikaye, filmin ortalarında beklenmedik bir olay, tatlıya bağlanmış veya iyi bitmiş bir son bu genellikle Woody Allen filmlerinde gerçekleşiyor doğrusu… Sosyal yapıya aykırı bir karakter ve bu karaketerin tahlili, sinir bozucu kötü ve gıcık olduğumuz bir adam da Coen kardeşlerden…


Vavien i Engin Günaydın yazmış Taylan biraderler çekmiş… Vallahi güzel yapmışlar sevdim filmi ne kadar demin bahsettiğim benzerlikler olsa da Türk sineması için büyük gelişme… Baş rollerinde Engin Günaydın, Binnur Kaya ve Settar Tanrıöven var. Oyuncular için zaten tek olumsuz kelime edemem, fevkalade… İlk başlarda ve aralarda anlamadığınız sahneler olabilir ama her şey sonlara doğru açıklığa kavuşuyor... Belki diyebilirsiniz her şey bu kadar çabuk düzelebilir mi bu kadar iyi niyetli bir film çekilebilir mi ama bu, bence bu filmin tuzu biberi… Keşke Türk sineması her zaman böyle farklı, hayattan filimler ile zenginleşse... Bizde Hollywood un sıradan reklam kokan filmlerini izlememiş oluruz… Bu arada bu kadar yazmışken filmin ismi olan Vavien kelimesini de açıklamak istiyorum… Vavien ; bir elektrik terimi… Bir koridorun bir tarafında açtığınız lambayı koridorun diğer tarafında kapatabildiğimiz düzeneğin ismi….

Eğer iki saat gibi bir zamanınız ve fazladan 15 liranız varsa Vavien e gidin seveceksiniz…
                                                                                        GÜNEŞ ÖNER

12/26/2009

CENNETİ VAAT EDEN ADAM







Hasan (bin) Sabbah, i.s. 12. yy. da yaşamış bir siyaset adamı, filozof, İsmaili ve daha sonra haşhaşiler denen tarikatın lideri, Alamut kalesinin efendisi… Kendisini, çevresine yeni peygamber olarak tanıtmış ve bunu başarmış, insanların zayıf noktasını bilen ve bunu sonuna kadar kullanabilen bir düşünür… Kimileri ona cani, katil demekle yetinir, kimileri onu öve öve bitiremez, hakkında yazılan kitapların haddi hesabı olmamakla birlikte efsaneleşmiş bir şahsiyet….


Çocukluğundan beri tanıdığı Ömer Hayyam ve ileride İran baş veziri olacak olan Nizam’ül Mülk ile birlikte çok iyi eğitim almıştı. Arkadaşlarıyla daha sadece sıradan delikanlılar iken eğer kim ilk yüksek mertebelere yükselirse diğerlerini kollayacak ve koruyacak diye birbirlerine yeminler vermişlerdi… İlk yüksek mertebeye Nizam ( ‘ül mülk) gelerek sözünde durdu ve Ömer Hayam a devlet tarafından maaş bağlayarak rahat bir hayat sürdürmesini ve rubailerini yazmasına yardım etmiş, Hasan ‘ı ise Sultanın huzuruna çıkararak, onun vezirlerinden biri olmasını sağlamıştı ama Nizam, Hasanın sultanla yakınlaşarak arkadaşlık kurmasını kıskanıp Hasana bir komplo hazırlayarak onun saraydan atılmasına sağlamıştı. Bu olaydan sonra Hasan ve Nizam arasında geri dönüşü olmayan bir düşmanlık oluştu ve Hasana yapılan komplodan dolayı Nizam ne kadar pişman olsa da telafisi yoktu. Hasan akıllı bir adamdı ve artık güveneceği kimse yoktu, yaşı gençti ve bütün gençliğini bilgeliğe adamaya yemin etmiş, bunun doğrultusunda tüm dünyayı dolaşarak bilgi nerdeyse orada bulunmuştu… Her yerde bulunmuş, her türlü dalavereyi, bilgeliği öğrenmişti ve bir zaman geldi artık topraklarına geri dönmesi gerekiyordu. Gençliğinden beri sempati duyduğu İsmaili tarikatına gelip onlara katılmayı planlıyordu ama kader Hasanın lehine çalışıyor ve onun istemediğinden fazla güce sahip olması için elinden geleni yapıyordu … İran’a dönerken bir deniz yolculuğu sırasında, okyanusun ortasında çok şiddetli bir fırtınayla karşılaştılar, bütün yolcular ölümü beklemekte ve kurtulmayı hiç ummamakla birlikte telaş içinde koşuştururken, Hasan bir kenara geçmiş ve sakin bir şekilde elmasını yiyordu. Ona neden bu kadar sakin olduğunu soranlara ‘Yüce Rabbim bizim sabaha limana varacağımızı ve kimsenin kılına zarar gelmeyeceğini bildirdi’ Hasan bu söyledikleriyle kendisinin yunan tragedyası diye isimlendirdiği hayata başlamıştı. Eğer bir şey olursa zaten öleceklerdi ama eğer Hasanın söylediği gibi hiçbir şey olmazsa Hasan, kendisini bir peygamber olarak göreceklerini biliyordu. Şans ki kurtuldular ve Hasan daha şehre inmeden haberi yayılmıştı, İsmaili tarikatına varmadan yaptığı duyulmuş ve tarikat onu kısa sürede başı, reisi olarak görmüştü… Hasan artık büyük bir toplumun lideriydi ve oyununu oynamaya başlamıştı ama ona bir kale gerekiyordu… Uçurumun kenarında bulunan bir kaleye göz dikmişti Hasan, tam istediği gibiydi kale, çölün önünde, tepenin en üstünde, kalabalık bir orduyla yaklaşılamayacak bir kale… Hemen kaleye çıkarak kalenin kralıyla görüştü ve krala ‘ bana kalende bir öküz derisi kadar yer verirsen sana küplerle altın veririm’ demişti, kral tabi ki kabul etti ve Hasan bunu şahitlerin ve dini liderlerin önünde yapma şartı koymuştu, kral bunu da kabul etti… Hasan tüm kurnazlığını kullanarak öküz derisini kenarlarından, ip kalınlığında kesmeye başladı ve uzun bir ip meydana geldi bu öküz derisinden olan ipi kalenin etrafından doladı, kral bunu anladığında çileden çıkmıştı ama iş işten geçmişti , Hasanın teklifini aralarında din büyüklerinin de bulunduğu şahitler huzurunda kabul etmişti… Hasan kaleyi kılıcını kınından çıkarmadan fethetmişti… Bu kaleye Alamut yani kartal yuvası ismini vermişti…

Bunu duyan iran halkı Hasana daha fazla saygı duymaya başladı ve çocuklarının ismaili tarikatının öğretisine katılmaları için can atıyorlardı… Hasanın istedikleri, planları yavaş yavaş gerçekleşiyordu ama Hasanın ülkeye döndüğünü haber alan Nizan’ül Mülk onun acilen yok edilmesini yoksa büyük tehlikeler doğuracağını anlatmaya çalışıyordu…

Hasan yavaş yavaş kaledeki düzenini oturtmuş, kendisine çok yakın olan ismaili bilginlerini (Dai) yanından ayırmıyordu… Kendisine ve ismaili davasına inananlar artıyordu. Gücünü tüm İran ı korkutacak seviyeye çıkartmayı başlamıştı çünkü Hasan kendilerinden korkmaları için öyle fedailer yetiştirmişti ki bu fedailere kendisinde cennetin anahtarlarının bulunduğunu söylüyordu. Fedailer Hasana ne kadar bağlı olsalar da bu söylediğine pek itimat etmiyorlardı, tabi ki Hasan bunu biliyordu ki bunun için gençliğinden beri tasarladığı bir planı devreye sokmuştu. Alamut kalesinin arka tarafına bir bahçe yaptırmıştı. Bu bahçede dünyanın en güzel meyvelerini, en güzel ağaçlarını ve çiçeklerini diktirmişti ve en önemlisi dünyanın en güzel kızlarını köle pazarlarından toplatıp bu bahçede eğitime tabi tutmuştu, burayı kutsal kitaptaki cennetin birebir kopyası olarak hazırlatmıştı. Kendi fedailerini önce yanına çağırıyor ve o zamanlar bilinmeyen haşhaş hapı içmelerini söylüyordu. Sanrılar ve halüsilasyonlarla uykuya dalan fedailer uyandıklarında kendilerini bu bahçede cennete gelmiş olarak buluyorlardı. Bu bahçede bu kızlarla her istediklerini yapan fedailer kızlar tarafından şaraplarına konan haşhaş hapla tekrar uyutuluyorlar ve Hasanın odasına taşınıyorlardı. Uyandıklarında Hasana secde ediyor onun ne kadar kudretli bir peygamber olduğunu söylüyorlardı ve tekrar cennete gitmek için ona canlarını vereceklerini söylüyorlardı. Bu fedaileri cennet konusunda kandırmak çok kolaydı çünkü daha 17 veya 18 yaşına yeni basmışlardı ve kadın yüzü görmemiş ve bilmedikleri o kadar çok ey vardı ki Hasan kolaylıkla istediğini yaptırabiliyordu onlara ki bir gün Sultanın bir elçisi kaleye gelerek Sultanın ordusunun çok kalabalık olduğunu ve eğer kaleyi teslim etmezse bir saldırı halinde yok olup gideceklerini söyledi ama Hasan Sabbah elçiye dönerek evet sizin ordunuz daha fazla dedi ama benim fedailerim var diyerek iki fedaisini yanına çağırdı; birine, eğer cennete gitmek istiyorsan bu hançeri kalbine sapla ve huriler emrine amade olsun sözünü bitirir bitirmez fedai hançeri kalbine mutlulukla sapladı. Diğer fedaiyi çağırarak eğer cennetteki hurileri, meyveleri, huzura kavuşmayı istiyorsa kalenin en üstüne çıkıp atlamasını emretti, fedai hiç tereddüt bile etmeden kalenin en yüksek kulesine çıkarak kendini boşluğa bıraktı. Elçi bunları derhal sulatana iletti ve sultan yapacak bir şey kalmadığını düşünerek Hasana saldırmaktan vazgeçti çünkü Hasanın fedailerinin korkusu yoktu ve bir savaş halimde bu fedailerin bir ölüm makinesine dönüşeceğini biliyordu ama bu geri çekilme kısa süre oldu tabi ki Hasan

‘ın kalesi bir çok saldıra uğradı ama fedaileri her eferinde tüm cesaretleri ortaya koyarak kaleyi koruyolardı… Liderliği boyunca Hasan, fedailerine bir çok suikast yapmaları emrini vermiş ve sonucunda cennete gideceklerini söylemişti… İngilizce’ye geçen assasin kelimesi haşhaşilerden gelmektedir çünkü tarihteki ilk suikastçı örgüt Haşhaşilerdir.

Hasan Sabah aslında insanlar üzerinde deneyler yapan, insanlı mutlu bir şekilde yaşatmayı vaat edip onlara istediği şeyleri veren ve bunun doğrultusunda insanlardan kendisine hizmet etmelerini isteyen bunun için ismaili tarikatını ve dini alet etmiş bir kişidir. Çünkü insanların en iyi inançlarıyla kontrol edilebileceklerini düşünür… Aslında Tanrının varlığına inanmayan bir kişidir. Tanrıya asla ulaşılamayacağını iddia eder çünkü güneş adilinde, zaliminde üstüne eşit yansıdığını, paranın zalimde de, iyi kişide de bulunduğunu, hastalıkların herkse tesadüfen geldiğini ve bu durumda bir tanrının olmayacağını çünkü tanrı varsa insanlara yardım etmesi gerektiğini düşünür… Hasanın öğretileri yüzyıllar boyunca okutulmuş, hanedanı devam ettirilmiştir ta ki Çinlilerin İran seferine kadar… Tarih onu cani olarak da yazar bir filozof olarak da… Anlattıklarım ne kadar kısıtlı olsa da buna siz karar verin…. Saygılarımla…
                                                                                                          GÜNEŞ ÖNER


12/18/2009

Benim adım Bond, James Bond...



   James Bond, sinema tarihine altın harflerle yazılmış bir karakterdir. Aslında ilk olarak bir kitap karakteri olarak ortaya çıkmıştır, İngiliz yazar Ian Fleming ’in eserlerinde... Daha sonraları senaryolaştırılmış ve filmlere çekilmiştir. İlk film (Dr. No) çekildiğinden beri kırk yedi yıl geçmiştir ve hala filmleri çekilmekte ve hayran kitlesi bir o kadar artmaktadır. James Bond filmleri İngiltere nin çok büyük bir reklamıdır aynı zamanda. Senaryonun çoğu orada geçer ki zaten İngiltere kraliçesi James Bond u canlandıran ve bu şekilde İngiltere yi en iyi şekilde temsil eden oyuncuları ( Sean Connery, Roger Moore, Timothy Dalton, Pierce Brosnon, Daniel Craig) büyük memnuniyetle karşılamış ve bir çoğuna bu hizmetlerinden dolayı Sir ünvanını vermiştir.



    Bilindiği üzere James Bond bir İngiliz MI6 ajanıdır ve devlete veya dünyaya zarar verecek teröristlerin bir numaralı düşmanıdır. Bütün filmlerde( aslında kitaplarda) dünya ve bunun doğrultusunda İngiltere tehlike altındadır ve Bond bu durumu düzeltmek için teröristlerle savaşmaktadır. Aslında bazı filmlerde James Bond kadar filmlerdeki kötü adamlar da kültleşmiştir. Şimdiye kadar 22 Bond filmi çekilmiş, bunların neredeyse çoğu gişe rekorları kırmış ve hala zevkle izlenmektedir…


   James Bond filmleri, aslında bugün üzerinde duracağım son iki film dışında tamamen fantastiktir… Değişik, ön farlarından füze çıkan arabalar, içinden lazer ışığı çıkan saatler, telefon olan ayakkabılar gibi eğlenceli ama bir o kadar da anlaşılmaz cihazlarla doludur filmler tabi Bond un hiç ölmemesi, yorulmaması, neredeyse hiç yaralanmaması da cabası… Tabi ki bu aksiyon filmlerinin değişmezleridir ki James Bond filmine de ayrı bir güzellik katmaktadır doğrusu…

   Bu durum ta ki 2006 yılında çekilen (Casino Royale) ve Bond karakterini (ilk sarışın Bond olma özelliği taşır kendisi) Daniel Craig e ve yönetmen koltuğunu da Martin Campbell e vermeleriyle değişir. Bond filmi artık büyümüş, olgunlaşmıştır bence… Karakter gayet ciddiye alır durumu bu yeni filmde, ölümle oynamaz, birini öldürdükten sonra artistik hareketlerde bulunmaz… Uçan arabalar yoktur ve bir çok Bond a özgü durumlarda yoksun bir filmle karşılaşırız… Film aksiyon, dram arası gelip gider ve bu bence ilk başta olması gereken şeydir, tabi bu durum Daniel Craig in soğuk kanlı oyunculuğu sebebiyle de oluşmaktadır ama yönetmen gerçekten Bond tarihinde bir devrim yapmıştır…


    Bond, teröristlere bir kasa görevinde bulunan, onların kara paralarını aklayan bir muhasebecinin peşindedir ( Le Chiffre), bu adam bir borsa işleminden büyük para kaybetmiştir ve müşterileri olan teröristlere paralarını geri ödeyememektedir, Le Chiffre de bu durumu Karadağ da bir poker partisi vererek telafi etmeye çalışır çünkü kendisine pokerde çok güvenmektedir… Bu durumu haber alan MI6 ofisi, Bond u o poker oyununa sokar ve Bond un da pokeri çok iyi oynadığından Le Chiffre nin planlarını alt üst etmesini ister ondan….
   Olaylar tüm gerçekliğiyle yansıtılır, hiçbir sahnede eğreti ve gerçek dışı olan bir durum söz konusu değildir… Tabi bu film, ondan sonra çekilmiş olan film ( Quantum of Solace) ile tamamen bağlantılıdır, senaryo o kadar iyi yazılmıştır ki nerden nereye demekten kendinizi alamazsınız, sizi ters köşeye yatıracağı kesindir doğrusu…
   Eğer sinemayla gerçekten ilgileniyor, bir film arşivi veya sinema kültürü yapmak isterseniz, James Bond filmlerini, özellikle son iki filmi es geçmeyin derim… Saygılarımla.






                                                                                            GÜNEŞ ÖNER








12/16/2009

WISE GUYS *











Stratejik konumundan ötürü Sicilya tarih boyunca bir çok medeniyetin istilası ile karşılaşmış, bir çok devletin hükümdarlığı altına girmiş ve bu sebeple Sicilya halkı sürekli olarak ezilen bir toplum olmuştur. Sicilya yı istila eden devletler yerli halka zulüm etmiş, haklarını layıkıyla kendilerine vermemiştir bu nedenledir ki Sicilya toplumu hep içine kapanık olarak yaşamıştır. Kimseye güvenemez olmuş ve sorunları sadece kendi içlerinde halletmeye çalışmışlardır. Kendilerine hükmeden toplumların bazılarının özelliklerini almış, bazılarına karşı büyük kin duymuştur.


İslamiyet’in yayılmasıyla Arapların eline geçmiş ve Arapların kadınları ikinci plana atma ve her şeyi kendi ailesi içinde halletme kurallarını almışlardır. En fazla zulmü Fransızlardan çekmişlerdir ki bir rivayete göre mafia kelimesi ve yapılanmasının Fransızlara karşı örgütlenmeyle başladığı söylenir öyle ki Sicilya vatandaşları birbirlerini Morte ala Francia Italia anelia! (Fransızlara ölüm İtalya nın çığlığıdır!) diyerek selamlamaya başlamışlar daha sonraları Fransız askerler anlamasın diye bu sloganın baş harflerini alarak MAFIA ya dönüşmüştür fakat dediğim üzere bu sadece bir rivayettir çünkü sözlüklerde bu kelime Sicilya ağzına özgü ‘övünmek’ ya da ‘erkekçe’ anlamına gelmektedir ve Sicilya nın da suçla alakası yoktur, tabi ki ilk zamanlarda… Neyse ciddi olalım..

Sicilya o kadar büyük zulümlerden geçmiştir ki yanı başında yani İtalya da olan müzik, resim, tarım, bilim, mimari ve diğer alanlarda gerçekleşen Rönesans devrimlerinden mahrum kalır. Zaman gelir Sicilya halkı Fransızları adadan atar ve Fransızlardan gelecek yeni saldırılardan şüphelendikleri için onların düşmanlarını dost olarak bilip İspanya krallığından yardım isterler fakat gelen gideni aratır deyimi tam buraya cuk oturur İspanyollar öyle yönetirler ki Fransız ları arar olur Sicilya halkı. Kapalı bir kutu gibi, sansürler ve engizisyonun kurallarıyla yönetilirler onları. Ama tabi ki Sicilya daki örgütlenme yeniden gün yüzüne çıkar ve eşkıya ve haydutlar dağa çıkanlar, şehre inip İspanyol lord ve soylularını sıkıştırırlar. Bu duruma daha fazla dayanamayan lord ve soylular gün gelir Sicilya da büyük bir şehir olan Palermo ya taşınırlar daha sonraları ise adayı tamamen terk ederler. Bu zamana kadar aslında bu haydutların belli bir ismi yoktur kendilerine mafia dahi demezler fakat ne zamanki Amerika ya içki yasağı gelir ve Benito Mussolinin bu eşkıyaları yok etmesi gündeme gelir işte onlarda Amerika ya göçerler ve hikaye başlar….


Amerika da gerçek bolluğu paranın mükemmelliğini yakalarlar. İçki yasağında içki satarak, Nevada, Las Vegas da ki kumar yasağında gizli kumar oynatarak, kadın ticaretinin yasal olmamasından dolayı kadın ticareti yaparak, haraç alarak, soygun yaparak büyük bir servet meydana getirirler. Kendilerine Cosa Nostra (şu bizimkiler, bizim adamalar) der ve dışarıya karşı sır vermeme, aile için son nefesine kadar savaşmak, aile için canını vermek gibi katı kuralları olan Omerta yasalarına bağlı olarak yaşarlar. Polisle büyük ilişiler kurmuş ve bu nedenle kanun, yasalar ve ceza alma sorununu çözmüşlerdir…


Bu adamlar her zaman iyi giyinirler,pahalı takım elbiseler,pahalı saatler ve her daim serçe parmaklarına altın bir yüzük takarlar, saçları her daim jöleli, suratları tıraşlı ve bakımlıdır eğer onların sert görüntüleri olmasa tam bir homo özelliği taşırlar ama sıkıyorsa onların yüzlerine söylemeyi cesaret edin… Kendilerini iş adamı olarak tanımlarlar, eğer bir suç işlemeye, örneğin banka soymaya gidecekleri zaman, hırsızlığa gidiyorum yerine işe gidiyorum tabirini kullanırlar. Ailelerine gayet bağlıdırlar ama hepsinin hem karısı hem de metresi vardır zaten metresi olamayana kuşkuyla bakılır. Erkeklik çok önemlidir onlar için, çalışacakları bir adamın Heteroseksüel olması şarttır kesinlikle Homoseksüel bir adamla çalışmazlar çünkü eğer içlerinde homo bir adam varsa iş yapacakları başka kişilerin onları önemsemeyeceklerini düşünürler, bir işi kaybetmek, kazanmaları gereken bir parayı kazanamamak onarlı çileden çıkartabilir… Örgütün başındaki kişiye Don veya 'Boss' (patron) denir onun yardımcısı olan ve her konuyu danıştığı kişiye Consigliere, bir alt kademede Underboss( 2. patron) ve ondan sonra capo lar gelir ve piramidin en altında ise soldier ( asker) şeklinde bir örgütlenme içindedirler. Genellikle Amerika da bulunurlar ve zamanla çeşitli ülkelerin ( rus mafyası, çeçen mafyası, Japon mafyası) örgütleri ortaya çıktıkça zayıflamışlardır. Hala varlığını sürdürdükleri ortadadır ama İtalyan örgütlenmesi Cosa Nostra nın şu anda pek güçlü olduğunu söyleyemeyeceğim… Ama bir gün onlarla karşılaşırsanız arkanıza bakmadan kaçın çünkü size reddedemeyeceğiniz bir teklifte bulunabilirler….



* Amerikadaki Cosa Nostra, halkın deyimiyle Mafia üyeleri, kendilerine wise guys(akıllı adamlar) derler.
   GÜNEŞ ÖNER

12/11/2009

HAYATIN ANLAMI








Geçen gün okula giderken her zaman kullandığım vasıtalardan biri olan çift katlı İ.E.T.T. otobüsünün üst katının ilk koltuğunda otuyordum. Otobüsün kalkmasını biraz bekledik ki tam kalkacakken benden yaşça büyük gayet ciddi, takım elbise, serçe parmakta kafam kadar yüzük takan bir ağabeyimiz bindi, otobüsün üst katına çıktı ve benim yanımdaki koltuklara oturdu… Neyse otobüs hareket haline geçti ve biraz gittikten sonra beni hiç tanımamasına rağmen bana dönerek ‘ yav ne kadar güzelmiş burda gitmek, daha önce hiç oturmamıştım buraya, çok zevkliymiş….’ diye bir sevinç nidasıyla bana seslendi… Bende tabi nezaketten suratımda gereksiz bir gülümseme vardı ama bunu düşünürken, insanların, çok anlamsız olan ama haz veren şeyleri kendilerini mutlu etmek için yapmadıklarını ve denemediklerini düşündüm… Acaba hayatı layıkıyla yaşıyor muyuz? Acaba zevklerimiz için nelerden vazgeçebiliriz? Acaba bizim hiç yapmadığımız ama bazı insanların sürekli bir sıradanlık içinde yaptığı eğlenceli gibi göreceğimiz şeyler var mı? O kadar çok ki arkadaşlar, ben kendi kendime düşünüp sıralarken bile kendimden soğudum vallahi… Neyse ciddi olalım… Mesela Serdar, adam şarap düşkünü, iyi şaraptan anlayan, gayet bu zevki için fevkalade paralar harcayan biri… Geçen yaz Avrupa‘yı gezmeye gittiğine tek bir çöp bile yanında getirmemiş bütün parasını pahalı şaraplar ve gittiği yerlere has yemeklere yatırmıştır. Onun bu özelliği her zaman imrendiğim bir şeydir gerçi sağlığım için şarabı yasakladı doktorlar ama ben arada götürüyorum… Kimisinin film tutkusu vardır, çok sağlam bir dvd arşivi yapar ki benim de aralarında dvd, tespih, eski kağıt para, dünya ülkelerinin madeni paraları gibi büyük bir koleksiyon dolabım vardır ama bunlardan şimdi bahsetmek istemiyorum… Mesela bir arkadaşım lunaparka gitmeyi çok sever ve gittiğinde çok mutlu olur, onu haftalarca orada bıraksanız hiç sıkılmaz herhalde… Anlatmak istediğim şey hayat kısa arkadaşlar… Ne zaman nerede olacağımız ve ne durumda olacağımız hiç belli değil . Hayat sadece zevklerden ibaret değildir ve çok doğrudur ama hayatın tadını çıkarmazsan yaşamanın ne anlamı kalır…


         GÜNEŞ ÖNER

12/05/2009

FİLM Mİ? KİTAP MI?

Dün akşam msn ’de Merveyle kitaplardan uyarlama filmleri konuşurken Merve ‘kitap daha iyidir’ deyip kapadı konuyu ama ben bugünkü yazımı bunun üzerine yazacağım düşüncesine daldığım için pek üstelemedim. Aslında bence böyle bir genelleme yapmak çok zor çünkü bazı filmler var ki kitabına kıyasla fevkalade güzellikte ama bazıları da bir dakikası dahi izlenmeyecek boyutta kötü olabilmekte. Tabi ki bir kitabı okumak insana daha çok şey öğretecek, işlenen duyguları daha iyi anlatacaktır ama filmdeki görselliği de kitaplarda vermek mümkün değildir. Mesela bir Stephen King romanını okuduğunuzda gerilimi parmak uçarınıza kadar hissedersiniz fakat senaryosunu yaptığı veya kitaplarından uyarlanan filmler konusunda aynı övgüde bulanamayacağım. Eğer bir Stephen King imzalı film görürseniz kaçın… Ama buna karşılık Sergio Leone’nin yönettiği ve yaklaşık üç buçuk-dört saate varan bir film olan Bir Zamanlar Amerika (Once Upon A Time in America) filmi, uyarlanan kitabı (yüz karası) kadar fevkalade bir sanat eseridir. Bu romanı bana lise yıllarında arda önermişti ve ben dahi, arlarında Serdar da olan iki arkadaşım, yaklaşık dört yüz sayfa olan bu romanı bir hafta içinde bitirmişizdir. Filmi ( Bir Zamanlar Amerika) zaten üzerinde sayfalarca yazı yazılacak kadar başarılıdır, baş rolünde Robert de Niro nun olması ayrı bir keyif tabi ki ama film yönetmeninden ötürü çok başarılı, keyifli bir filmdir... Dr. Hannibal Lecter maceraları kitapta o kadar sükse yaratmamıştır fakat konu senaristlerin eline geçmesiyle fevkalade bir film ortaya çıkmıştır. Tabi ki bu filmin başarısında Sir. Anthony Hopkins in büyük katkısı var ama Hannibal ı, Sir. Ridley Scott profesyonellikle çekilmesiyle, film büyük başarılar kazanmıştır . Filmdeki oyuncuların oyunu ve yönetmenin filmi büyük ustalıkla meydana getirip layıkıyla bir gerilim filmi yaratması ve bu gerilim filmini izlerken koltuklarınıza çakılmanız kitapta pek rastlamayacağınız bir şeydir bence… Tabi ki böyle bir konudan bahsedip de Yüzüklerin Efendisinden bahsetmesem çok büyük ayıp etmiş olurum… İlk kitabını (Yüzük Kardeşliği) okuduğumda gerçekten etkilenmiştim. Karakterler, bahsedilen konular büyüleyiciydi, yazarın( john Ronald Reuel Tolkien) dili fevkalade akıcı ve okuduğunuzda kendinizi adeta başka bir evrendeymişsiniz gibi hissettiriyor gerçekten… Tabi bunu büyük bir hararetle ikinci ve üçüncü kitaplar izledi. Çok geçmeden ilk filmi izledim (The Lord of the Rings : The Fellowship of the Ring), kitaptan ne kadar etkilediysem filmden de aynı seviyede etkilendim. Mekan kullanımı, kıyafetler, oyuncuların oyunculuğu, replikler… Fevkalade… Bu başarı aynı şekilde ikinci ve üçüncü filmde de korundu ki biz çocuklarla bir gün oturup tümünü bir günde izlemeye çalıştık, aslında zaman azlığından başaramadık ama üçünü de ard arda izlemek mümkündür bence. Denedim oradan biliyorum… Neyse ciddi olalım…
Bu konuya daha o kadar çok örnek verilebilir (Dövüş Klubü (Fight Club), James Bond filmleri, The Godfather, Dokuzuncu Kapı (The Ninth Gate)…), bu yazı uzayıp gider ama bunun bence bir genellemesi yoktur. Bazen kitap çok iyi olur, bazen film, bazen her ikisi iyi, bazen her ikisi kötü, bunlar bence çeken, yazan ve oynayan kişilere göre değişir….
GÜNEŞ ÖNER

12/02/2009

HAREM



Tarihi araştırırken daha doğrusu Osmanlı Devleti Tarihi’ni, en fazla harem üzerinde durmuşumdur. Çünkü çok kapalı bir kurumdur ve bu sebepten ötürü gerçekten de harem üzerine o kadar çok safsata, yanlış bilgi mevcuttur ki bazıları komiklik derecesindedir. O bilgileri okuduğunuzda eğer harem hakkında çok az bilgiye sahipseniz dahi kendinizi kahkahalarla gülmekten alıkoyamazsınız. Bu komikliklerden bazıları padişahların haremdeki kadınlarla toplu seks yaptığı, her gece istediği kadınla birlikte olduğu, kadınlara istediği her şeyi yaptırabildiği gibi saçmalıklardır. Tabi ki öyle değildir. Harem gayet düzene sahip, kendi ananeleri bulunan, şerefli bir kurumdur. Evet, padişahın birden fazla hatunu vardır ve onlarla yaşar ama bu haremdeki her kadınla ilişkiye gireceği anlamına gelmez ki. Bazı padişahlar döneminde haremdeki kadınların sayısı iki bini hatta üç bini bulmaktadır, çok eşlilik Müslümanlık’ta olan bir durumdur zaten, çoğu erkek buna hala imrenir ki ben tamamen karşıyım… Neyse ciddi olalım...

    Harem kelimesi ‘haram’ dan gelmektedir ve ‘ yasak olan, günah olan, gizli olan’ anlamındadır. Hareme getirilen kadınlar genellikle padişaha hediye edilen kadınlardı, tamamen kusursuz oldukları bir gerçektir. Hareme kabul edilen kızlar çok genç yaşta olmak üzere beyaz tenli, siyah saçlı, geniş basenlere sahip ve oldukça alımlıdır. Hareme alındıktan sonra çok ciddi bir eğitimden geçirilir, nasıl yemek yeneceğinden erotizm sanatına kadar her şey öğretilir. Bunlardan 12 tanesi ( çok güzel ve fevkalade yetenekli olanlar) 'gedikli' olmaya hak kazanırdı. Bu gedikliler padişahın yıkanma, yemeğini ve kahvesini servis etme, üstünü giydirme gibi ihtiyaçlarını gidermeye verilirdi Padişahın beğendiği kadın harem ağasına bildirilir, harem ağası kadını hazırlar ve padişahın odasına götürür (bu durum padişahın her zaman istediği kadın olacak anlamına gelmez, bir önceki cariyesi haftalar aylar boyunca hamile kalamaz ve padişaha çocuk veremezse mecburen başkasını denenmek zorundadır, bunu bence normal insanlarla kıyaslamamak gerekir çünkü imparatorluk babadan oğla geçiyordu ve padişahın erkek evlada ihtiyacı vardı ki çok erkek evlat gerekirdi imparatorluğun iyiliği seçeneklere sunulması sebebiyle, bunun için olaya normal bir insanın ihtiyaçlarıymış gibi bakmamak gerekir bence), kadın padişahla ilişkiye girer ve eğer kadın hamile kalırsa cariyenin haremdeki rütbesi büyür, çocuk doğurursa Kadın Efendi olurdu, eğer erkek olursa ve çocuk padişah olursa Valide Sultan mertebesine ulaşırdı. Valide Sultan haremin en yüksek rütbelisi ve imparatorluğun en güçlü kadınıydı ki bazı dönemlerde (Hürrem sultan, Kösem sultan gibi )  devleti yönetmiş ve devlette söz sahibi oldukları dahi görülmüştür…
    Haremde kadınlardan sorumlu olan kişi hadım ağasıdır bunlara harem ağası da denirdi, hadımlar küçük yaşta saraya gelen ve ergenliklerine gelmeden hadım edilen zencilerdi. Haremin hizmetinde olan, padişaha bağlı olan kişilerdi.
    Haremdeki kadınlar bir tutsak gibi haremden dışarı pek çıkmazdı ama içerde çok iyi koşullarda yaşarlardı. Dışarıdan  istediklerini harem ağalarına sipariş ederlerdi. En büyük eğlenceleri hamamdı, bazen saatlerce hamamda kalınır, yemekler yenir, müzikler çalınır, eğlenilirdi. Bazı padişahların bu hamamdaki kadınları pencerenin arkasından izleyip, bu şekilde cariyesini beğendiği bazı kaynaklarda yazmaktadır ama bunun doğruluğunu kanıtlayacak hiçbir belge yoktur.
   Harem hayatı daha birçok ananeye, gizliliğe sahiptir fakat padişahın özel alanı olduğu için açıkçası bu gizlilik hiçbir zaman çözülememiştir. Hareme mensup olanlardan başka kimse hareme giremez hatta bazen padişahın dahi girmesi yasaktır. Bu sebeplerden ötürü harem hakkındaki bilgiler sınırlıdır, zaten bilinen bilgiler gönderilen mektuplar veya az da olsa dışarıya bilgi verebilen kişiler tarafından bilinmektedir. Fakat bu bilinmezlik demek değildir ki hareme çamur atılıp o mekânın bir seks yuvası olduğu söylensin. Sonuçta Osmanlı Devleti büyük ve saygın bir kurumdur ve bu kurumda her şeyin bir yolu yordamı vardır…
                              GÜNEŞ ÖNER


11/27/2009

KAN, SEKSİ HATUNLAR VE SİLAH



Twilight’ı (Alacakaranlık) ilk izlediğimde şaşırmıştım, nasıl olur da böyle bir konuyu bu şekilde anlatırlar… Gerçekten farklıydı, alışagelmiş vampir filmlerinden çok farklıydı ki tek bir diş bile görmemiştim filmde. Evet gayet bir gençlik daha doğrusu ergenlik çağına girmiş çocukların filmi gibi ama bir şey var filmde, bir felsefesi var… Tamam adam bir aşk filmi yapmış ama altında yatan ne diye düşündüm ve gerçekten bir edebiyat eserinin güzelliği olduğunu buldum filmde. Bir Shakspeare  eseri gibi etkileyiciydi film, nasıl olurda aşk bu kadar zorlaşır, bu kadar haşin bu kadar ulaşılmaz olur, bunu ben Shakspeare’in Hamlette’inde, Macbethde’inde ve fevkalade olan diğer oyunlarında gördüm… Shakspeare kadar iyi demiyorum, bunu karşılaştırmak gibi bir durumda yok ortada, zaten  yapamam çünkü Shakspeare bir yana diğer tüm eserler bir yana ama gerçekten twilightdan etkilendim. Ayrıntılar ve farklılıklarda gizli bir film. Geçtiğimiz  asır boyunca süre gelmiş vampir filmleri çok farklıydı, kan, seksi kızlar, silahlar, gümüş kurşunlar falan filan ama bunda inanın vampir filmi olduğunu söylemeseler kimse bilmeyecek. Mesala zamanında büyük üstat Coppola Dracula yı çekmiştir ve bir vampir filmi nasıl yapılır göstermiştir. Tarantinonun senaryosunu yazdığı  film(From Dusk Till Down) ki Tarantino kanı sinemada en güzel kullanan kişidir zaten, Salma Hayek in ayağından içki içtiğini hala unutamam… Neyse ciddi olalım… ve büyük kurtarıcı Blade, aksiyon yüklü bir film, karizma bir adam yarı insan yari vampir bir karakter, tabi ki böle bir adam kötü olabilir mi? Olsa olsa süper kahraman olur ki Blade de öyle… Daha bir çok örnek var ama bunlardan sıyrılan bir başka film var ki salt korku yoluna giden, o da 30 gün gece ( 30 days of night), gerçekten vampir geriliminde son nokta diye düşünüyorum… O yakın çekimler, geren müzik, çok hoştu doğrusu. Ama bunların yanında twiligt o kadar farklı ki – ben bunu bir edebi eser yani bir kitaptan uyarlama olmasına bağlıyorum- diğerlerinden tamamen sıyrılıyor….

        İlk film kurgu olarak güzeldi yönetmen koltuğunda Catherine Hardwicke, oyuncu kadrosunda ise Kristen Steward, Robert Pattinson ve daha bir çok geleceği parlak, gayet rollerine yakılaşan  genç oyuncular mevcut. İlk filmde genel bir bilgi verdiğini düşünüyorum karakterlerle ilgili ve bunu da net olarak yansıtmıştır oyuncular. İlk filmin başarısı bir yana ikinci filmde aynı tadı alamadım doğrusu. İlk önce yönetmenin bazı sahneleri kopuk kopuk çekmesi filmi izlerken keyfimi o kadar çok kaçırdı ki filmin yarısından çıkmak istedim çünkü bu hangi sahneydi, önceki olanın bunla ne alakası var falan diyorsunuz kendi kendinize. Ama tabi ki konu demin de bahsettiğim gibi güzel, bu da bir edebiyat eseri olmasından kaynaklanıyor. Efektler çok güzel ikinci filmde ve söylemeden edemeyeceğim ilk filmde de aşık olduğum Ashly Green ın oynadığı Alice karakteri yine baş roller kadar etkileyici…. Bu filmde biraz daha mekan değişikliğine gidilmiş ama o mekan değişikliği çabuk, alelacele yapılmış ve bu keyif kaçırıyor doğrusu keşke bu kadar sükse yapan, dünyada bu kadar izlenme rekorları kıran film, işinde daha ehil olan bir yönetmene çektirilseydi… Umarım üçüncü film ki ikincinin sonunda üçün geleceğine dair bir izlenim vardı, daha doğru kişiler tarafından yapılırda bu kadar güzel ve sıradan olamayan bir konu heba olmamış olur…

Güneş ÖNER

FARKLI TOPRAKLARDA Kİ BENZERLİKLER...



Yüksek tondaki sesler, yemeğe olan düşkünlük, Akdeniz insanındaki sıcakkanlılık, yanık tenler, asabiyet, geleneklere olan bağlılık… Evet, bizimle bu gibi değerlerde büyük ölçüde çok benzerlik gösteren bir başka Akdeniz halkı olan İtalyanlardan bahsediyorum. Çok büyük tarihi olan iki medeniyetin geçmişte birbirlerine benzerlikleri ne ölçüdeydi pek bilmiyorum ama bugün İtalyanlar ve Türkler bana göre birbirlerine oldukça benzeyen iki halk. Oldukça benzeyen diyorum çünkü aramızda hem kültürel, hem dinsel açıdan çok büyük farklılıklar mevcut. 
Öncelikle dış görünüşü ele alalım. İki ülkenin erkekleri birbiriyle çoğu konuda benzerlik gösteriyor. Mesela iki tarafta da bıyıklı, bağırarak konuşan, gömleğinin yakası açık, saçları taranmış olmasına rağmen yinede yanında tarak taşıyan, maço ve asabi erkekler görmek pek tabii. İstanbul da, Ankara da, İzmir de olduğu gibi kunduranın topuğuna basmış, gömlek düğmelerinin yarısı açık, altın bileklik ve kolyesi olan, yengeç yürüyüşü yapan abileri Roma’da Napoli’de Milan’da görmek düşüncesi sizi pek şaşırtmasın. Avrupa da gördüğüm diğer yerlerde pek de sık rastlamadığım, bazı zamanlar ülkemdeki hallerine hasret kaldığım durumları İtalya’da tekrar gördüm. Mesela bunların en can alıcısı “Göz Teması”. Evet, göz teması nasıl ülkemizde anlamının biraz daha dışında kullanılıp tepeden tırnağa süzmek anlamına geliyorsa, İtalyanlarda da bu aynı anlamda kullanılıyor. Gördüğü yanık tenli, siyah saçlı, ela gözlü hatundan hoşlanan İtalyan erkeği, diğer Avrupalı erkeklere nazaran hissiyatını direk o hatunu gözleriyle keserek belli ediyor, adeta Akdeniz’in yakıcı sıcağıyla beraber onu bakışlarıyla eritiyor. Hiç yabancı ve komik gelmesin size, aksine bir aşinalık olmalı çünkü bizdeki çoğu Türk erkeğinin alışkanlığıdır bu tavır. Bu bakışların birde destekçisi olmalıdır ki bu laf atmaktır. Aynen bizim gibi kavgacı, gür ve yüksek sesli, işine gelmedi mi hemen bağıran çağıran tipler çoğu. Trafik desen al birini vur ötekine. Bizden hiç farkları yok, üstelik anakentleri karşılaştırdığımızda bizimkilerden daha kötü yerleri de var. Araçlara kırmızı ışık yanarken, avlanmaktan kaçan ceylan gibi sağa sola bakarak, karşıya geçmek için asfalta atlamak yetmiyor üstüne karşı kaldırıma geçene kadar hayati tehlike de sürüyor. Yemek içme kültürüne gelince çok benziyor demek pek doğru olmaz ama hem biz hem de onlar hamur işine, et bazlı yemeklere, sucuk, salama pek meraklıyız. Nasıl bizde pidenin envai çeşidi varsa onlarda da pizza aynı şekilde. Hamur işi yiyecekler pek çeşitli yani. Ancak dediğim gibi farklılıklarda çok. Bir kere makarna onlarda öğrenci yemeği değil tam aksine bir ana yemek olarak tüketiliyor. Öyle spagetti üstüne sarımsaklı yoğurt gezdirmekte yok, bunun yerine alternatif olarak bir sürü sosları var. Ricotta, mozzarella, parmesan, mascarpone en çok kullandıkları ve dünyaca meşhur peynirleri. Hoş bizim ülkemizde de birçok lezzetli peynir çeşidi var ama ne yazık ki biz İtalyanlar gibi yüksek ego sahibi bir ülke değiliz ve her nedense(!) ürünlerimiz bir türlü dünya da markalaşamamış. Bizim halis muhlis beyaz peynirimizin adı feta olmuş. Keşke bizlerde sadece İtalyanlar gibi değil de diğer Avrupa ülkeleri gibi sosyal ve kültürel değerlerimize sahip çıksak, şekillerini değiştirtip diğer ülkelere kaptırtmasak. Velhasıl benzerlikler pek çok, anlatmakla bitmez herhalde. Avrupa da balkonlara çamaşır asan ender ülkelerden biri İtalya. Turist gördüklerinde kazıklamaya çalışan, her durumdan vazife çıkaran, kabaca olmuyorsa güzellikle hallederiz anlayışı benimsenmiş bir ülke. Tabi ki bütün nüfus aynı değil nasıl ülkemizde kültür bakımından, insanlık bakımından nasibini almış kıymetli vatandaşlarımız varsa onlarda da aynı şekilde. Bir elin beş parmağı aynı değildir derler ya aynen öyle işte. Sonuç olarak ne kadar benzerliğimiz olsa da çoğu konuda aydınlanmayı bizden çok seneler önce yakalamış olan bir ülke İtalya. Tarihi eserlerine sahip çıkan, Dünya pazarında kendisini her konuda var eden, kültürel değerlerini görsel ve yazılı sanatlarla, sporla, politikayla her gün yineleyen, ülkesinde ki çalkantılara, bozuk düzene rağmen dünyaya ders veren(!), dünyanın önde gelen ülkelerinden kabul edilmekte İtalya. Ben bir sosyolog değilim bu arada sadece gördüklerimi duyduklarımı ve düşündüklerimi yazıyorum. Umarım tarihiyle, medeniyetiyle, her türlü zenginliğiyle ve en önemlisi geleceğiyle güzel ülkemde her şeye rağmen ilerde hak ettiği yere gelir…

Serdar ÖZNEL

SEN



Sen kelimesini her ‘sen’in için kullanışımda bir hoş oluyor, anlamsız sulanıveriyor gözlerim. Aşina kokun sarmıyor odamı belki ama zihnim sayfalarda ki kelimelerimde seni çiziyor. Avuçlarım ‘sen’i bana hatırlatan her şarkıda yüzümü kapıyor utanırcasına üzgünüm demekten. Ah o yatışın var ya yanı başımda, bir ilkbahar gecesi kadar ılıktı tenin,beni arzulayan bir ‘sen’ yatıyordu hala uzanamadığım o yatağımda ..
Şimdi bilmem uzanır mısın başka kollara,yine şarap mı içersin başka kadehlerle tokuşturulan,unutamazsın bilirim ben seni ..
Kimseler tanıyamayacak seni benim kadar. En saf hallerini bilirim ben senin. Hiçbir zaman o gençliğinde olamayacaksın unutma. Hatta hiçbir zaman kokmayacak bağrın elma ağacı gibi. Bir tek ben bilirim o geceleri, bir tek ben.


Arda ERDEM




11/25/2009

TİK TAK TİK TAK...



Tik tak tik tak tik tak tik tak...
Genelde çelikten yapılmış kadranın içerisindeki dişlilerin dünyasından gelir bu ses. Akrep ve yelkovan sizi beklemeksizin devam eder işine. Saniyeler durmadan ilerler, siz uyuduğunuzda bile. Hayatını düzene sokmak için zaman kavramını yaratmış olan insanoğlu peşinden de saati icat etmiştir ki kendi kavramına ayak uydurabilsin. Taa Mısırlılara kadar uzanan saatin tarihinin biraz ortalarından başlayacağım yazmaya. Eskiden kol saatlerinden önce cep saatleri varmış ama bunlar pek kullanışlı değillermiş her ne kadar bana göre hala çok şık olsalar da. İnsanlar bu saatlere pek güvenemiyorlarmış haliyle çünkü içindeki mekanik sistemi pek sağlıklı değilmiş üstelik bunları günde en az iki kerede kurmak gerekiyormuş. Ancak yıllar içerisinde saatlerde gelişen teknolojiden nasibini almış. O zamanlar genelde yuvarlak olan kadran içerisine spiral denge oluşturan bir sistem oturtulmuş. Bu sistemden sonra saatler eskiye göre daha güvenilir, daha sağlam ve en önemlisi daha istikrarlılardır. Akabinde benim bahsetmek istediğim konu şimdiye kadar anlattıklarımdan biraz daha farklı olacak. Bunları anlattım çünkü eskiden saat sahibi olmak önemli bir hususmuş ancak günümüzdeki gibi önemli ve prestij sembolümüydü onun hakkında pek bir şey bilmiyorum. Bu sebeple bugün ki yazımın geri kalanında bu konuyu ele alacağım.
Rolex, Breguet, Patek Philippe, Audemars Piguet, Vacheron Constantin ve Cartier gibi daha nice lüks kol saati markaları var günümüzde. Bunlar çoğunuzun tahmin ettiğinden çok daha pahalı. Yalnız tek önemi pahası değil aynı zamanda sahipleri ve hizmet ettiği gösterişi.
Çoğu şeyin sembollerle ve simgelerle çaktırmadan anlatıldığı dünyamızda, aslında yalnızca zamanı göstermesi için üretilmiş olan kol saatleri de bu kavramın vazgeçilmez bir parçası artık. Gerçi 30.000 $ değerindeki bir saat ne kadar çaktırmadan göze çarpar orasını siz düşünün. Artık saat insanların zenginliğini bir o kadar da zevklerini ve hayata bakışlarını simgeleyen prestij unsuru bir aksesuar. Bu değerli, bir o kadar da merak konusu olan prestijin sahiplerini örneklemeye ülkeleri yöneten en tepedeki isimlerden başlayacağım. Mesela sansasyonlarıyla ünlü İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi. Dünyadaki politik liderler arasından bilinen en pahalı saat onda. Constantin Vacheron takan Sinyor Berlusconi, bu nadiden parça için tam 540.000 $ ödemiş. Berlusconi’nin aksine eski ABD Başkanı G.Bush ise 50 $ değerindeki Timex’i kullanıyor. Rusya Başbakanı V.Putin ise 60.000 $ değerindeki Patek Philippe saatini sağ kolundan eksik etmiyormuş. Liderler arasında ki en meşhur markada İsviçre yapımı olan Patek Philippe. Patek Philippe 2004’e kadar el yapımı ve sınırlı sayıdaydı. Ancak 2004’den sonra marka bünyesine yeni üstatlar katarak bu geleneğini biraz erteledi. Artık sadece sınırlı sayıda üretim yapmıyorlar. Bu arada liderlerden bahsetmişken aklıma geldi. Son dönemdeki Osmanlı padişahları da saatlere pek meraklıymışlar. Zaten hazinelerimizde de bildiğim kadarıyla fazlasıyla kol saati mevcut. 3.Selim’in kullandığı Breguet buna örnek olabilir. Breguet sadece 3.Selim değil İsmail paşa ve Ali Said paşa gibi önemli şahıslar tarafından da kullanılmıştır. Kısacası saat lükse dönüştüğü yıllardan beri bir prestij sembolüdür. Günümüz popülaritesinde saat artık çok çeşitli şekillerde süsleniyor. En bariz örnekleri ise ihtişam ve gösteriş tutkunu olan ve tercih ettikleri modelleri en iyi taşıyan Rapçiler sergiliyor. Genelde sahip oldukları bu pahalı markaları kendi tercihlerine göre pırlantalar, elmaslar, zümrütler gibi değerli taşlarla süslüyorlar. Son olarak gelelim benim favorime. Benim bu markalar arasından bir seçim hakkım olsa tercihim diğer markalara nazaran hemen hemen herkes tarafından bilinen Rolex olurdu.    Klasik görüntüsü olan Rolex modelleri tüm ihtişamını sadeliğiyle ve sadeliğinde gizlediği prestijiyle anlatıyor. Babadan oğla en çok devredilen, bir erkek zor durumda kaldığında her zaman elinden çıkarabileceği (çok üzücü bir durumdur), sahibinin karizmasını en iyi anlatan saattir Rolex. Ortalama olarak 4.000 $ dan başlayan fiyatlarıyla diğer markalara göre daha makul ve en az onlar kadar kalitelidir. Bu arada saatlerde aynen şarap gibidir. Yıllandıkça değerleri artar. Üzerindeki narin çizikler de saatin ne kadar kaliteli ve dayanıklı olduğunun göstergesidir. Yıllar önce 2 milyon $’a koleksiyonerler tarafından alınmış kol saatleri vardır. Yani bu prestije sahip olmanızı gerektiren bir konumunuz varsa 4bin $ gibi rakamlar size amiyane tabirle çerez gibi gelir. Efendim son olarak da bu yazının sahibi ben, kendi çapımda hallice bir kol saatine sahibim. Umarım ilerde bir Rolex’le değiştirme şerefine erişebilirim…
 
Serdar ÖZNEL 

KÜLTÜR AÇILIMI





                      Prof. Dr. İlber Ortaylı ‘Avrupa ve Biz’ kitabında ‘… Bugün, Avrupa Birliği denen iktisadi ve siyasi oluşumun kültürel boyutu çok az tartışılmaktadır…’ Bence İlber hoca çok doğru yazmış. Avrupa birliğine gireceğiz ama  kimse kültürel boyutunu konuşmuyor bu işin, hiç kimse bunun ne gibi bir kültür birikimi sağlayacağını, insanlara ne gibi faydalar getireceğinden bahsetmiyor. Bütün herkes siyasi, politik bir dalganın içinde çırpınıp duruyor. Devletimiz kültürel, eğitsel etkinliklerden tamamen uzak zaten, ne bir tiyatroya destek, ne bir operaya destek, filmlere kültür bakanlığı tarafından verilen destekler sınırlı, o desteği de istediklerine veriyorlar. İddia ediyorum eğer sinemaya devlet yeterince desteği verirse çok başarılı filmler ortaya çıkabilir… Ne yazık ki çok küçük bütçeli filmler yapıldığından fevkalade senaryolar heba olup gidiyor. Operaya destek verilmiyor dedim, daha doğru düzgün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak opera binamız yok. Beğenmediğimiz Mısırın dahi o kadar ihtişamlı bir opera binası var ki anlatmayla olmaz görmeniz gerek. Zaten Avrupa ülkelerininkilerden bahsetmek bile istemiyorum moralim bozuluyor.
                       2010 kültür başkenti olacak İstanbul ama doğru düzgün gösterilere daha ev sahibi olamadık, neden… Çünkü devlet ilgilenmiyor. Olan konserler zaten zorla organize ediliyor, özel şirketlerin desteğiyle, reklamı yapılmıyor, geldiklerini gittikten sonra öğreniyoruz. Basının bahsettiği yok zaten, onlar magazine boğulmuş durumdalar, çok mühim ya bilmem kimin doğan çocuğunu görmek veya bilmem kimin kaçıncı sevgilisi olduğunu hesaplamak…
                      Gençlerin, genç sevgililerin özellikle en çok gittiği kültürel etkinlik sinemadır sanırım. Ama neredeyse bütün sinemalara özel şirketler sahip, madem RÜTÜK diyorsun o kadar karışıyorsun, kendin aç sinemayı, kontrol et, kendi döner sermayeni oluştur ama devlet ne yapıyor kolaya kaçıyor, bir sürü özel sinema mantar gibi türüyor, sonra ne oluyor, bilet fiyatları tavan yapıyor, o zaman tabi izlenmez filmler, tabi seyircisi az olur filmlerin. Öğrenci adam nasıl versin o kadar para, hele kız arkadaşıyla gidiyorsa yandı zaten… Biz boşuna mı vergi veriyoruz arkadaş, bana sadece elektrik, yol, su sağla diye vermiyoruz. Düzgün bir eğitim ortamı, düzgün bir kültür ortamı oluşturman için de o vergileri veriyoruz…
                      Geçen gün Hıncal Uluç üstadımız bahsetti, sunduğu bir TV programında… Bir tiyatro oyunu, çok ünlü bir oyuncunun oyunu kapalı gişe oynuyor ama bütün sezon. Hıncal Bey bunun imkânsız olduğunu söyledi, gerçektende öyle çünkü bunu kendiside belirtti mademki kapalı gişe oynuyor bütün sezon neden kimsenin haberi yok, neden kimse bilmiyor öyle bir oyunu. Çünkü  denetimsizlik… Bir özel şirket kapatıyor sezonu, keyfine göre dağıtıyor biletleri, bu yanlış… Devlet bunları kontrol etmeli biletlerin üzerinde isimler yazmalı, tekelleştirilmemeli, bence bu şekilde kimsenin hakkı yenmemiş olunur.
                       Madem bu kadar bahsettim, bir kültür katliamından da bahsetmek isterim. Yer Topkapı Sarayının Aya Sofya’ya çıkan kapısı önündeki 3. Ahmet çeşmesi… Son yıllarda ne zaman gitsem içim hep cız eder, o güzelim işlemeli, desenli, fevkalade çeşmenin önü otopark, hem de devletin otoparkı… Arkadaş başka yer mi kalmadı para kazanacak, bari tarihi eserleri rahat bırakın… Ben hayatım boyunca hiç politikayla, siyasetle ilgilenmedim, bundan sonrada ilgilenmem çünkü ilgimi çekmez ama tabi ki gündemi takip ederim. Bir açılım furyasıdır gidiyor. Bizde kültür açılımı istiyoruz arkadaş, oturulsun, konuşulsun, tartışılsın… Çünkü kültür olmayan yerde verimlilik olmaz, kimse demesin ki gereksiz konular bunlar… Çok gerekli... Bir sergiyi gezmek, bir filme gitmek, bir orkestrayı dinlemek insanın hayata bakışı için çok önemli…
                                                                                                                                 GÜNEŞ ÖNER


11/20/2009

FUTBOL



Biz erkekler.. Olmazsa olmazlarımız nelerdir? Seks başta gelir gibi duydum böğüren seslerinizde, evet böğüren ses tellerinizden birer holigan birer fanatik olduğunuzu anladım çünkü kendimi sizlerle
aynı statta tutkulu bir derbiyi izlerken görebiliyorum, hepimizin yüzünde kızıl derili misali renkli boyalar, ellerimizde Rusya soğuğu biralar
ağzımızda saçma sapan normalde höngürdemeyeceğimiz tezahürat niceliğinde marşlar.. Çünkü biz erkeğiz. Biz bundan haz alan farklı cinsiz.
Kimin hangi taraf olduğu konusuna girmeyeceğim ya da kimseye takımım hakkında kopya vermeyeceğim çünkü odaklanmak istediğim konu takım rengi kesinlikle değil.
Biz erkeklerin ateşinden yanan yeşil çimende yürüyen sihirli ayaklara bakarken, bayanlara nazaran aldıkları hazzın çok daha egzantrik boyutlarda olması.
Biz erkekler futbolu inanılması güç bir şekilde, şizofren dozunda,  saatlerini bozacak derecede zaman ayrılası, paha biçilmez önemseriz. Gerekirse kavga eder kavga edemezsek laf sokma ihtişamlarında
nefsimizi zıt renkler karşısında provoke etmeye kalkışırız. Bunları yaparken neden yaptığımızı söylemeyiz sadece yaşarız, seks gibi sorgulamadan gelir ve geçer,
sadece amaca hizmet etmek, renklere sadakati yerine getirmek, verilen görevi halletmek pahasına tutarız takımımızı.
Aslında çok uzun tutulabilecek bir konu Türkiye'de ve evrende futbol konusu. Filmlere konu olmasından tutun da, oyuncuların maaşlarına, oyuncuların manken üstü cazibeli hanımlarından tutun da dünyada en çok takip edilen spor olmasına,
transfer heyecanlarından tutun da PC ve oyun konsollarına çıkan oyunlarına; futbolun pek yönlü bir oyun, bir yaşam gerekliliği olduğunu biz erkekler biliriz.

Aslında izlediğim bir maç hakkında anımı anlatacaktım fakat benim aklımı çelen bir durum salıvermekten kendini alıkoyamıyor.
Şöyle ki; neden İngiltere'de icat edildiği öngörülen (farklı bir görüş de var ki eski bir Türk'ün 'tepik' demiş olmasıyla bizler futbolu yaratan olarak gösterebiliyoruz kendimizi ki ben bunun despot ve gereksiz Türk
milliyetçisi yanımızla bu idealle ortaya çıkışımızın bir ürünü olduğunu düşünüyor ve buna katılmıyorum, şu sitemimi de belirtmek istiyorum; keşke ülkem insanı Türklüğü'nü sadece milli bayramlarda değil, benliğini gösterebileceği her ortamda
hatırlasa, çünkü yurdum insanı Türk Milliyetçiliği'ni reklam pazarı gibi kullanıp milliyetçilik adı altında zararlı partiler bile kurmakta)..Parantez uzun sürdü,hiç düzeltmeden asıl soruma geçeceğim şöyle ki;Neden İngiltere'de icat edildiği
varsayılan ve Brezilyalı gibi, kökenlerininin kumsal alanda çokça zaman geçirmeleriyle, bu konuda en meziyetli, uzman ve futbol aşığı ülkeler kadar sevebiliyor, neden dünyadaki benzerlerinin en yakın rakamının 2 katından fazla sayıda futbol yorumcusuna sahip olabiliyor ve neden spor gündemi,
spor haberleri gibi aslında sadece futboldan söz eden, diğer spor dallarını pek takmayan programlara futbol demektense spor haberleri diyebildiğimizi anlamış değilim.
Benim senelerdir gözlemlediğim nokta, ülkem insanı daha doğrusu erkeği evrenin en trajik  ülkesinde yaşıyorsa bundan da bir kaçış yolu olarak her hafta sonunu, tarzını belli eden takımının renklerini tercih eder. Bu arada ben koyu bir Fenerbahçeli'yim.
Yine fanatik damarım mı tuttu ne belirtiverdim. Bu yazıyı beğenmemeniz gibi holiganvari bir duruma umarım yol açmamışımdır..

Futbol bilgisine dayanan konulara girmeden biz erkeklerin belki de ülkem erkeğinin bu mukadder konuda aslında ne kadar hassas olduğunu hatırlatan bir yazı sunmak istedim, naçizane kabulünüzle.
 Arda ERDEM

MAVİ DÜŞLER



Erkeklerin hayalleri genelde hep ortaktır, o ortak hayallerin en ortak konusu kadınlardır her zaman.  Güzel bir kadın her erkeğin hayalidir. Sonrasında şık bir araba gelir, güzel kıyafetler, bolca parayı söylemiyorum bile o olmazsa olmaz zaten.  Herhalde her erkek bunları ister. Ancak arada bazı erkekler vardır ki bunların istekleri, fantezileri, tutkuları diğerlerine göre çok daha farklıdır. Onlar yazın esen sıcak meltemi, uçsuz bucaksız maviyi, dalga sesini, yakamozu, dümenin başında kaptan şapkası takıp, sevdikleriyle maviliklere açılmayı sever, hatta tutkusudur bu onların. Ne yazık ki mi desem bilmiyorum, bende onlardan biriyim. Mavi dünyanın tam ortasına demir atmak, güvertede sevdiklerimle, dalga seslerinin şıkırtısıyla, mavinin tonlarına birde sofradaki enfes renkleri ekleyip, hafifçe sallanan o koca yatta bir öğle yemeği yemek… Bunlar paha biçilemez herhalde.
Çocukluğumdan beri hep deniz görerek büyüdüm. Ailem beni hiç denizden koparmadı. Denizsiz yaz tatili olmazdı hatta. Daha çocukken den başlar mavi turlara ilgim. Hala hatırımda o günler. Karadan açıldıkça kimi yerlerde koyu laciverte çalar denizin rengi, dibi görünmez artık, derinliği tahmin edilenden de fazladır. Konuşmalardan gelen mutluluk cıvıltıları hiç susmaz. Motorlar sussun, demir atılsın diye bekler güvertedeki herkes o gezilerde. Beklenen oldu mu Akdeniz’in o yakıcı sıcağından kaçmak için atlarsın 4 metre yükseklikten o maviliğe… O ne keyiftir, o ne mutluluk… Sanki bir sen varsın o koca denizde, unutursun bir an etrafındakileri, aklındakileri… Takatin kesilinceye kadar yüzer sonrada güverteye çıkan merdiven basamaklarını bir bir tırmanırsın, açlıkla beraber durgun suda attığın kulaçların yorgunluğuyla uzanırsın gövdeye yatarsın güneşin altına… Çabucak geçmiştir vakit. Damlalar yavaş yavaş kurur üzerinde, muhabbetin tadına doyum olmaz orda. Birde düşün ki o 80 foot’luk koca yatın kaptanı da, sahibi de sensin. Bütün sevdiklerini toplamışsın. Dertlerinin hepsini kumsalda toprağa gömüp binmişsin yüzen evine, üstünde şortun yürüyorsun dümene, yürüyorsun vernikli koyu kahverengi maun güvertede dengeni koruyarak… Dostların gelir yanına elin dümendeyken, soğuk birayla gelmişlerdir üstelik kaptanın içi ferahlasın diye. Alt katta hanımlar hazırlık yapar, herkes eğlenir senin yatında, senin kaptanlığında…
        Bana göre yat sahibi olmak, onunla ilgilenmek, yelkenleri indirip rüzgârı arkana alıp seğir etmek çok büyük bir ayrıcalık, tarif edilemez bir alışkanlık… Bir o kadar da pahalı, belkide onu böyle çekici kılan şimdilik bana çok uzak olmasıdır. İnsanı hayalleri yaşatır derler ki çok doğru bana göre. Yaşamak için insan kendine sebep çıkarmadıkça amaçsızca yaşamanın ne anlamı var ki?
        Motor iyice gürlemeye başladığında, koca yat ağır ağır yol almaya başlar artık, Frank Sinatra da eşlik eder bize bu yolculukta, biraz açılınca puromu yakarım yanına da yakışan bir kadeh kırmızı şarap, aynen yanıma yakışan hatunumun koluma girdiği gibi… Batan güneşe doğru tam yol, rota da budur. İstersen sende uzan güverteye ılık esen rüzgârla beraber, hafif tuzlu deniz kokusu burnuna çalarken güneşin batışını hisset teninde, gözlerini de kapat, katıl bize ay ışığında güzel bir akşam yemeğine…

Serdar ÖZNEL